Antik Yunan ve Roma: Yurttaşlık, Oliganthropia ve Siyasal Birliğin Sınırları

MÖ 431'de Peloponnesos Savaşı'nın başında Atina ve Sparta ittifaklarını ve MÖ 362'de Thebai hegemonyası dönemindeki Yunanistan'ı gösteren tarihî harita
Peloponnesos Savaşı’nın başlangıcında, MÖ 431’de, Atina ve Sparta ittifaklarıyla Yunanistan. Alt bölümde Thebai hegemonyası dönemindeki Yunanistan, MÖ 362. Haritalar William R. Shepherd’ın Historical Atlas adlı eserinin 1911 baskısından.

Yunan kentlerinin ortak bir dili ve Olympia ya da Delphoi gibi ortak kutsal alanları vardı, yine de hiçbir zaman tek bir devlet oluşturmadılar. Buna karşılık Roma, başlangıçta özel bir üstünlüğü bulunmayan bir Latium kenti olarak, MÖ 3. yüzyılın başına gelindiğinde İtalya Yarımadası’nın büyük bölümünü denetimi altına almıştı. Bu karşıtlık modern tarih yazımında öyle sık tekrarlandı ki sonunda apaçık bir gerçek gibi görülmeye başlandı. Ona getirilen açıklamalar ise o kadar apaçık değildir. En eskisi bölünmüşlüğü araziye, yani vadileri birbirinden ayıran dağlara ve adaları yalıtan denize bağlar. Daha bulanık olan ikincisi, Yunanlarda özerkliğe doğru doğuştan gelen bir eğilimden söz eder; sanki bu, tarihsel nedenleri olan siyasal bir tutum değil de bir karakter özelliğiymiş gibi.

Coğrafi açıklama, İtalya’nın kendisi üzerinde sınandığında göründüğünden daha az dayanıklıdır. Orada Apenin Dağları yarımadayı boydan boya kat eder ve Roma kendi dilini konuşmayan halklarla karşı karşıya kaldı: Etrüskler, Sabinler, Aequi, Volsci, Samnitler ve güneydeki kolonilerin Yunanları. Dolayısıyla görevi iki katlıydı: önce boyun eğdirmek, sonra özümsemek. Oysa Sparta ve Atina, Yunan dünyasının önderliği için çekişirken karşılarında aynı dili konuşan insanlar buluyordu. Kuşkusuz bu karşılaştırmanın da sınırları var. Yunan dünyası Ege ve Güney Balkanlarla sınırlı değildi; Massalia’dan Karadeniz kıyılarına kadar uzanıyordu ve klasik çağın hiçbir devleti bu denli dağınık bir kentler ağını denetleyemezdi. Ne var ki Spartalılarla Atinalıların onlarca yıl üstünlük için savaşmış olması ve MÖ 431’den 404’e süren Peloponnesos Savaşı’nın özünde böyle bir mücadele olması, tek bir siyasal alan fikrinin, en azından bu dünyanın çekirdeğinde, yabancı olmadığını gösterir. Eksik olan, yoldu.

Roma’nın çözümü: kademeli bir yurttaşlık

Roma bu yolu adım adım ve kan dökmeden değil, Yunan kentlerinin birbirleriyle çatışmalarından daha az acımasız olmayan komşu savaşları içinde biçimlendirdi. Latinler üzerindeki zaferin ardından MÖ 338’de dayatılan ve Livius’un Roma tarihinde ayrıntılarıyla aktardığı düzenleme, bu siyasetin cömertlikle ne kadar az ilgisi olduğunu gösterir. Lanuvium, Aricia, Nomentum ve Pedum tam Roma yurttaşlığı aldı, Tusculum ise zaten sahip olduğu hakları korudu. Capua ve Campania’nın bazı kentleri Roma yurttaşının özel haklarını, ancak oy hakkı olmaksızın, elde etti. Geri kalan Latin kentlerinin birbirleriyle evlenmesi, ticaret yapması ve ortak meclislerde toplanması, kısacası Roma’dan geçmeyen herhangi bir ilişki kurması yasaklandı.

Demek ki bütünleştirme yalıtmayla el ele gidiyordu ve Roma sisteminin dayanıklılığını büyük ölçüde açıklayan da tam olarak bu ikili nitelikti. Her topluluk merkeze kendine özgü, ayrı bir ilişkiyle bağlıydı. Haklar basamağı, sadık kalana yükselme olanağı bırakıyordu ve yurttaş topluluğu hiçbir Yunan kentinin tanımadığı bir hızla büyüyordu. Livius MÖ 293 yılı için 262.321 yurttaşlık bir sayım kaydeder. Modern araştırmacılar bu sayıların tam olarak kimleri kapsadığını tartışır, ama büyüklük mertebesi, en kalabalık Yunan kentinin birkaç on bin yurttaşıyla karşılaştırıldığında yanlış anlamaya yer bırakmaz.

Epirli Pyrrhos, MÖ 280’de Tarentum’a yardım etmek için İtalya’ya geçtiğinde işte bu insan gücü yedeğiyle karşılaştı. Herakleia’da ve Asculum’da kazandı; verdiği kayıplar sonradan “Pyrrhos zaferi” deyimine adını verdi, ama Roma ittifakı dağılmadı. Plutarkhos, Pyrrhos’un elçisi Teselyalı hatip Kineas’a Roma’yı Lerna Hydrası’na benzettirir, çünkü orduları ne kadar kırılırsa kırılsın yeniden doğuyordu. Aynı anlatılar halkasına, Pyrrhos’un yine Plutarkhos’a göre ansızın arkasına bir fil getirerek korkutmaya çalıştığı Gaius Fabricius Luscinus sahnesi de aittir. Ferdinand Bol bu sahneyi 1656’da Amsterdam belediye binası için, sarsılmaz yurttaşlık erdeminin örneği olarak resmetti. Bu anlatılar olaylardan neredeyse dört yüzyıl sonra yazıldı ve ahlaki örnek anlatısının bütün özelliklerini taşır. Bu, özü değiştirmez: Pyrrhos kayıplarını yerine koyabilen bir devlete karşı savaşlar kazanıyordu, kendisi ise bunu yapamıyordu.

Ferdinand Bol, Fabricius ve Pyrrhos: Kral Pyrrhos, Romalı elçi Fabricius'u arkasında beliren bir fille korkutmaya çalışıyor
Ferdinand Bol (1616-1680), Fabricius ve Pyrrhos, 1656. Tuval üzerine yağlıboya, 485 × 350 cm. Pyrrhos, Romalı elçi Gaius Fabricius Luscinus’u ona bir fil göstererek yıldırmaya çalışır. Amsterdam Kraliyet Sarayı, katalog numarası 8.01.

Yine de Roma yurttaşlığının genişlemesini pürüzsüz ve gönüllü bir süreç olarak düşünmek yanıltıcı olur. İtalyan müttefikler iki yüzyıl boyunca Roma seferlerine asker verdiler ama kararlara katılmadılar. Roma’nın vermekte duraksadığı eşit yurttaşlığı koparıp almak için MÖ 91-88 Müttefikler Savaşı’nda silaha sarılmak zorunda kaldılar ve Roma yurttaşlığı ancak o zaman Po Nehri’nin güneyindeki İtalya’yı kapsadı.

Sparta: eriyen bir yurttaş topluluğu

Roma büyürken Sparta küçülüyordu. Antik yazarların bize aktardığı sayılar bugünkü anlamda nüfus sayımlarından çok uzaktır, ama hepsi aynı yönü gösterir. Herodotos, sürgündeki kral Demaratos’a MÖ 480’de Kserkses’e Sparta’nın erkeklerinin aşağı yukarı sekiz bin olduğunu söyletir. Bir buçuk yüzyıl sonra Aristoteles Politika‘da kentin artık bin kişisi bile kalmadığını not eder; oysa ona göre toprakları bin beş yüz atlıyı ve otuz bin hoplitesi besleyebilirdi. Plutarkhos, 3. yüzyılın ortalarında IV. Agis’in yıllarına ilişkin olarak Agis’in yaşamöyküsünde yedi yüzden fazla Spartalı yurttaş kalmadığını ve bunlardan ancak yüz kadarının toprak ve pay sahibi olduğunu yazar.

Bu daralmanın işleyişi bir sır değildir. Tam yurttaş, yani o zamanki deyişle “eşitlerden” (homoioi) biri olmak, bir toprak payını ve ortak yemeklere, syssitia’ya düzenli katkıyı gerektiriyordu. Katkıyı artık ödeyemeyen kişi siyasal hakları olmayan daha alt bir kategoriye düşüyordu. Yurttaş topluluğunu perioikoi ya da heilotlar arasından yenilemeye yarayan sistemli bir düzenek yoktu; yabancıların Spartalı yurttaşlar sınıfına alınması da son derece seyrek kaldı. Aristoteles sorunun kökünü toprağın az sayıda elde toplanmasında görüyordu bile.

Yenilenme girişimi geldiğinde, geç geldi. IV. Agis borçların silinmesini ve toprağın yeniden dağıtılmasını önerdi ve MÖ 241’de idam edildi. Birkaç yıl sonra III. Kleomenes aynı programın büyük bölümünü uyguladı, perioikoi’den bazılarına yurttaşlık verdi ve dört bin hoplitesten oluşan bir birlik kurdu. Ne var ki MÖ 222’de Sellasia’da Makedonya kralı III. Antigonos Doson’a yenildi; Polybios’a göre Antigonos, Sparta’da Boiotialı Brakhylles’i yönetici olarak bıraktı. İki reformcu kral birlikte ele alındıklarında kolayca birbirine karıştırılır. Ancak Antigonos yalnızca Kleomenes’le karşılaştı, çünkü Agis neredeyse yirmi yıl önce ölmüştü; bu yenilgi de Sparta’yı doğrudan Makedon etkisi altına soktu.

Atina: daha açık, ama açık değil

Philipp von Foltz, Perikles Atina yurttaşları önünde cenaze söylevini veriyor, 19. yüzyıl resmi
Philipp von Foltz (1805-1877), Perikles Cenaze Söylevini Veriyor, 1852. Atinalı devlet adamını Peloponnesos Savaşı’nda ölenlerin onuruna yaptığı konuşma sırasında gösteren sonraki dönem bir resimsel canlandırma. Özel koleksiyon.

Atina Sparta’daki oliganthropia’yı yaşamadı ve sık sık karşıt örnek olarak sunulur: metoikos’un yurttaş olabildiği ve savaş kayıplarının yeni yurttaşlarla karşılandığı bir kent. Bu tablonun düzeltilmesi gerekir. Herodotos, Atina yurttaş topluluğu için, 5. yüzyılın başlarına ait retorik bir ifadede, otuz bin Atinalı sayısını kullanır. Oysa Atinalıların Devleti‘nin bildirdiğine göre, MÖ 451/0’da Perikles’in önerisiyle kabul edilen yasa, yurttaşlığı anası da babası da Atinalı olanlarla sınırladı. Yabancıların yurttaşlığa alınması halk meclisinin özel bir kararını gerektiriyordu ve istisna olarak kaldı. Kentin hegemonyası, yani MÖ 431 haritasında görülen Delos Birliği de vergiye ve garnizonlara dayanıyordu; müttefiklerin siyasal haklara katılımına ilişkin hiçbir düzenleme yoktu. Aigospotamoi felaketinin ardından, MÖ 405’te Samoslulara Atina yurttaşlığının verilmesi, kentin onu savunacak bir donanması artık kalmadığında gerçekleşti.

Arginusai’den sonra strategosların yargılanması

Savaşın yirmi altıncı yılında, işte bu Atina’da, halk meclisinde kurumsal frenlerin yokluğunun nereye varabileceğini göstermek isteyenlerin sıkça başvurduğu olay yaşandı. MÖ 406 yazında Atina donanması, Küçük Asya kıyılarının açığında, Lesbos’un karşısındaki küçük adalar olan Arginusai’de Peloponnesosluları yendi. Deniz savaşında Spartalı nauarkhos Kallikratidas öldü ve düşman, Euryptolemos’a göre, yetmiş gemi kaybetti. Ksenophon önce Atinalıların, kurtulan birkaç kişi dışında, mürettebatıyla birlikte yirmi beş gemi kaybettiğini aktarır; daha sonra ise Euryptolemos’un konuşmasında on iki kayıp gemiden ve kurtarma için ayrılmış kırk yedi gemiden söz edilir. Strategoslar kurtarma harekâtını trierarkhos Theramenes ile Thrasybulos komutasındaki bu kırk yedi gemiye bıraktılar ve kendileri Mytilene’deki düşmana karşı yola çıktılar. Ne var ki bir fırtına her iki planı da boşa çıkardı ve kazazedeler yitip gitti.

Atina’da bunun ardından yaşananlar için başlıca kaynağımız Ksenophon’un anlatısıdır. Savaşa katılan sekiz strategostan ikisi geri dönmedi. Dönen altısı, aralarında aynı adı taşıyan devlet adamının ve Aspasia’nın oğlu Perikles de olmak üzere, hapsedildi ve ilk bir mecliste, kısa kısa ve yasanın öngördüğü süre tanınmadan savunma yaptı. Buna karşın meclisi ikna etmeye çok yaklaştılar; ta ki karar, hava karardığı ve oylamada kaldırılan eller artık seçilemediği için ertelenene dek. Arada akrabaların bir araya geldiği bayram olan Apaturia kutlandı. Bir sonraki mecliste Bule, Kalliksenos’un önerisini getirdi: Atinalılar phyle’lere göre, her biri için iki küp konarak, bütün strategosların suçluluğu ya da suçsuzluğu hakkında tek bir oyla karar versinler.

Ksenophon’un anlatısına göre yasaya aykırı olan, her biri için ayrı bir yargılama yerine bütün strategosların tek bir oyla topluca yargılanmasıydı ve direniş bu noktanın çevresinde örgütlendi. Peisianaks’ın oğlu ve sanıklardan birinin akrabası olan Euryptolemos, başkalarıyla birlikte Kalliksenos aleyhine yasaya aykırılık davası açtı. Ama kalabalık, halkın dilediğini yapmasının engellenmesinin korkunç olduğunu haykırıyordu; Lykiskos, davada direnenlerin de aynı oyla yargılanmasını önerince onlar geri adım attı. Meseleyi oylamaya sunmakla yükümlü prytanislerden bazıları önce reddetti, aynı biçimde tehdit edildi ve boyun eğdi. Yalnızca Sophroniskos oğlu Sokrates istisna olarak kaldı ve yasaya aykırı hiçbir şey yapmayacağını açıkladı. Euryptolemos bunun üzerine, Kannonos’un sert kararnamesine uygun olarak her birinin ayrı ayrı yargılanmasını önerdi. Strategoslardan birinin kendisinin de yönetilemeyen bir gemide kurtulduğunu ve tam o sırada onu alacak birine muhtaç olduğunu da hatırlattı. Önerisi ilk oylamada üstün geldi, ancak Menekles’in yeminli bir itirazı ikinci bir oylamaya yol açtı ve bu oylamada Bule’nin önerisi kabul edildi. Sekizinin sekizi de mahkûm edildi; kentte bulunan altısı idam edildi.

Ksenophon olayların çağdaşıydı, ama Hellenika‘yı epeyce yıl sonra, Sokrates’in öğrencisi olarak ve radikal demokrasiye karşı açık bir çekinceyle yazdı. Onun anlatısı sorumluluğun büyük bölümünü Theramenes’e ve onun, Ksenophon’a göre, Apaturia’dan sonra meclise gönderdiği sahte yaslılara yükler. Kritik noktalarda bu anlatı, üç buçuk yüzyıl sonra yazan ve yaygın görüşe göre Ephoros’a dayanan Diodoros’un anlatısından ayrılır. Atina demokrasisini eleştirmenlerine karşı savunmayı üstlenen 19. yüzyıl İngiliz tarihçisi George Grote’tan bu yana araştırmalar Diodoros’u yeğleme eğiliminde oldu ve bu tercih ancak yakın zamanda sorgulanmaya başlandı. Sokrates’in rolü de bütün kaynaklarda aynı biçimde anlatılmaz. Platon’un Sokrates’in Savunması‘nda ve Hellenika‘da prytanislerden biri olarak görünür, Ksenophon’un Sokrates’ten Anılar‘ında ise epistates, yani o günkü meclisin başkanı olarak karşımıza çıkar.

Daha eski deneme yazını meclisin taşkınlığını, sözde kentle hiçbir bağı olmayan yeni yurttaşlarca bozulmuş bir yurttaş topluluğuna bağladı; kaynaklar bu görüşe hiçbir dayanak sunmaz. Başka bir yorum daha olası görünüyor: Dava, çeyrek yüzyıllık savaşla tükenmiş, binlerce denizcisini denizde yitirmiş ve kendi usullerini çiğnemeye karar verdiğinde demosu durdurabilecek hiçbir kurumu olmayan bir kentte, binlerce yurttaştan oluşan bir meclisin egemenliğinin ne anlama gelebileceğini gösterdi. Biraz sonra, Ksenophon’un da belirttiği gibi, Atinalılar pişman oldular ve kendilerini sürükleyenlere döndüler. Ertesi yıl Aigospotamoi’de, Arginusai’de kazanmış olan donanma, deneyimli strategoslarının birçoğundan yoksun olarak yok edildi.

Clive karşı-örneği ve sınırları

Bambaşka bir çağdan alınmış bir karşı-örnek, neyin söz konusu olduğunu görmeye yardım eder. Doğu Hindistan Şirketi’nin askeri ve yöneticisi Robert Clive, 1757’deki Plassey zaferinin ardından, başlıca Bengal’de iktidara gelmesine kendisinin yardım ettiği hükümdar Mir Cafer’in tahta çıkarılması bağlamında, yaklaşık 234.000 sterlin değerinde armağan almıştı. Mayıs 1773’te Avam Kamarası, History of Parliament kaydının belirttiği gibi, Albay Burgoyne’un başkanlığındaki komitenin ona yönelttiği suçlamaları görüştü. Biyografisini yazan John Malcolm’a göre Kamara, onun 234.000 sterlinlik tutarı aldığını kabul etti, ama kendisini yetkisini kötüye kullanmakla suçlayan önerge kısmını reddetti; ardından gelen bir karar da onun aynı zamanda ülkesine büyük hizmetlerde bulunduğunu teslim etti.

Yan yana konduğunda iki dava, olgun bir devletin adaleti çıkarla tartmayı bildiğinin, Atina meclisinin ise her ikisini de feda ettiğinin kanıtı olarak okunabilir. Ama tersinden de okunabilirler: Clive’ın kendisinin sandalyeleri denetlediği ve bazı milletvekillerinin Şirket’te çıkarları bulunduğu, dar bir seçmen tabanına sahip bir kamara önünde güçlü bir adamın cezasız kalması olarak. Arginusai strategosları ise, mahkûmiyetleri ne kadar haksız olursa olsun, ölenlerin akrabalarını da içeren bir kurul önünde hesap verdiler. İki kurum, bir yanda 18. yüzyılın temsilî bir kamarası, öte yanda MÖ 5. yüzyılın doğrudan bir meclisi, öylesine köklü biçimde ayrışıyordu ki karşılaştırma birlik sorusundan çok güçlüleri kimin yargıladığı sorusunu aydınlatır. Belki de ilk soru açısından yararı burada yatıyor: Kendi strategoslarını anlık öfkesinden koruyamayan bir siyasal topluluk, başka kentleri kendi yurttaşlarını ona emanet etmeye zor ikna ederdi. Clive Kasım 1774’te öldü. Kalliksenos ise, Ksenophon’a göre, yargılanmadan önce kaçtı, Otuzlar’ın düşüşünden sonra Peiraieus’taki demokratlarla birlikte Atina’ya döndü ve herkesten nefret görerek açlıktan öldü.

Kaynaklar ve Kaynakça

  • Aristotle (attrib.). Athenaion Politeia, 26.4.
  • Aristotle. Politics, II, 1270a.
  • Diodorus Siculus. Bibliotheca historica, XIII, 97-103.
  • Herodotus. Histories, V, 97 ve VII, 234.
  • Lee, A. Xenophon and the Arginusae Trial. Society for Classical Studies. Bilimsel bildiri özeti.
  • Livy. (1912). Ab urbe condita, VIII, 14 ve X, 47 (çev. Canon Roberts). London: J. M. Dent & Sons. Perseus Digital Library, Tufts University.
  • Malcolm, J. (1836). The Life of Robert, Lord Clive, cilt III. London: John Murray. Project Gutenberg.
  • Plato. Apology, 32b.
  • Plutarch. (1921). Agis and Cleomenes, Agis 5-6, Cleomenes 11 (çev. B. Perrin). Plutarch’s Lives, cilt X. Cambridge, MA: Harvard University Press.
  • Plutarch. Pyrrhus, 19-21.
  • Polybius. Histories, XX, 5.
  • Sutherland, L. S. & Namier, L. (1964). Clive, Robert (1725-74). İçinde: L. Namier & J. Brooke (ed.), The History of Parliament: the House of Commons 1754-1790.
  • Xenophon. Hellenica, I, 6-7. Perseus Digital Library, Tufts University.
  • Xenophon. Memorabilia, I, 1, 18.